ŞİMDİ SAKİN OL VE O ERİLLİĞİ YAVAŞÇA YERE BIRAK !
Maalesef ben bir erkeğim. Sadece despot eril tahakkümün faili değil, mağduruyum da. Ayrıcalıklarından faydalandığım egemen toplumsal erkekliğin en büyük kazığını yemiş biri olarak konuşuyorum:
Hiçbir zaman kendime yetebilen, kendi kendimi sürdürebilen özgür ve güçlü bir yaşam iradem oluşmadı. Çünkü emek dökmeden yemeğin ayağıma gelmesi, sürekli erkek egomun okşanması, kibrimin beni ele geçirişine sebebiyet vermekle kalmadı, beni yetersiz ve bağımlı bir kişilik haline de getiriyor. Tıpkı milyarlarcası gibi... Yemeğini bile kendisi yapamayan, alış-verişe çıkamayan, sorumluluk almaktan aciz zayıf bir insanım. Bana ya tüm erkek olma gücümle ezmemi ya da ezilmemi salık veriliyor. Erkeklik dünyasında şefkate, sevgiye ve eşitliğe yer yok. Güçlü olduğun oranda varsın. Okulda, askerde, işyerinde, ilişkilerinde, aile içinde sürekli tahakküm (güç) merkezli ilişkiler ağı ve yaşama biçimiyle toplumsal erkeklik sinsice içimize işliyor, bizi zehirliyor.
Ben ezenlerden olamadım hiçbir zaman. Sürekli bana güçlü bir abi, koca, baba veya patron olmam salık veriliyor. Ama parayı, ayrıcalığa dayalı ayrımcılığı kadına, doğaya ve hayata düşman olmayı kalbim kavrayamıyor ve kabul edemiyor.
Sürekli önümüze konulan imkânsız iktidarlar ile mükemmel bir erkek olmaya zorlandık. En zengin, en güçlü, en başarılı, en yetenekli, en yakışıklı vesaire vesaire...
Tanrı, tarih ve evren erkekti bizler için. Küçük despot krallardık. Erkek aklının kötülüğü iyilik maskesiyle tüm toplumu ele geçirmişken; hür vicdanlarımız, ruhumuz ve içsel derinliğimiz yok edilmişken, hasarsız çıkmayı dilerdim erkeklik dünyasından. Ama bu kuşatılmışlık içinde hasar görmemek mümkün mü?
Kadın ruhuna, düşüncesine ve hissedişine yabancılaştığımı, eril egonun beni kuşatıp ötekine sağırlaştırdığını çok sonradan fark ettim. Eğer kadınların dünyasında korku, esaret ve travma varsa, bunun bir vicdanî sorumluluğu da her birimizdeydi.
Kuru sloganlar ve içi boşaltılmış politik gösterilerin aracılığıyla değil, gerçekten yaptıklarımızla yüzleşen, ruhumuzun sağırlığını fark eden, kendi yaşam alanlarımızda dayanışma içeren onurlu bir hayatı somutlaştırmanın zamanı gelmiştir. Egemen erkekliğe, her türlü sömürüye ve narsisizme isyan eden, içsel ve dışsal bir dönüşümün tam da yeri ve zamanı.
Ağzından şehvet salyaları akıtan, kadını haz nesnesi olarak gören potansiyel tacizci ve tecavüzcü erkekliğe hayır de! Kadını kendine bağımlı bir hizmetçi, kendinin malı-mülkü gören; onun öznelliğini, irade ve hissedişini yok sayan eril narsisizmine dur de! İçindeki küçük krallığa, patronluğa, komutanlığa, despot tanrılığa, kibirli saldırganlığa, hakimiyet hırsına hayır de!
Kendine dur de! Şimdi sakin ol ve o erilliği yavaşça yere bırak!
Özgürleşmenin önce sancılarını, sonra ise eşsiz hazzını yaşa…
Hiçbir zaman kendime yetebilen, kendi kendimi sürdürebilen özgür ve güçlü bir yaşam iradem oluşmadı. Çünkü emek dökmeden yemeğin ayağıma gelmesi, sürekli erkek egomun okşanması, kibrimin beni ele geçirişine sebebiyet vermekle kalmadı, beni yetersiz ve bağımlı bir kişilik haline de getiriyor. Tıpkı milyarlarcası gibi... Yemeğini bile kendisi yapamayan, alış-verişe çıkamayan, sorumluluk almaktan aciz zayıf bir insanım. Bana ya tüm erkek olma gücümle ezmemi ya da ezilmemi salık veriliyor. Erkeklik dünyasında şefkate, sevgiye ve eşitliğe yer yok. Güçlü olduğun oranda varsın. Okulda, askerde, işyerinde, ilişkilerinde, aile içinde sürekli tahakküm (güç) merkezli ilişkiler ağı ve yaşama biçimiyle toplumsal erkeklik sinsice içimize işliyor, bizi zehirliyor.
Ben ezenlerden olamadım hiçbir zaman. Sürekli bana güçlü bir abi, koca, baba veya patron olmam salık veriliyor. Ama parayı, ayrıcalığa dayalı ayrımcılığı kadına, doğaya ve hayata düşman olmayı kalbim kavrayamıyor ve kabul edemiyor.
Sürekli önümüze konulan imkânsız iktidarlar ile mükemmel bir erkek olmaya zorlandık. En zengin, en güçlü, en başarılı, en yetenekli, en yakışıklı vesaire vesaire...
Tanrı, tarih ve evren erkekti bizler için. Küçük despot krallardık. Erkek aklının kötülüğü iyilik maskesiyle tüm toplumu ele geçirmişken; hür vicdanlarımız, ruhumuz ve içsel derinliğimiz yok edilmişken, hasarsız çıkmayı dilerdim erkeklik dünyasından. Ama bu kuşatılmışlık içinde hasar görmemek mümkün mü?
Kadın ruhuna, düşüncesine ve hissedişine yabancılaştığımı, eril egonun beni kuşatıp ötekine sağırlaştırdığını çok sonradan fark ettim. Eğer kadınların dünyasında korku, esaret ve travma varsa, bunun bir vicdanî sorumluluğu da her birimizdeydi.
Kuru sloganlar ve içi boşaltılmış politik gösterilerin aracılığıyla değil, gerçekten yaptıklarımızla yüzleşen, ruhumuzun sağırlığını fark eden, kendi yaşam alanlarımızda dayanışma içeren onurlu bir hayatı somutlaştırmanın zamanı gelmiştir. Egemen erkekliğe, her türlü sömürüye ve narsisizme isyan eden, içsel ve dışsal bir dönüşümün tam da yeri ve zamanı.
Ağzından şehvet salyaları akıtan, kadını haz nesnesi olarak gören potansiyel tacizci ve tecavüzcü erkekliğe hayır de! Kadını kendine bağımlı bir hizmetçi, kendinin malı-mülkü gören; onun öznelliğini, irade ve hissedişini yok sayan eril narsisizmine dur de! İçindeki küçük krallığa, patronluğa, komutanlığa, despot tanrılığa, kibirli saldırganlığa, hakimiyet hırsına hayır de!
Kendine dur de! Şimdi sakin ol ve o erilliği yavaşça yere bırak!
Özgürleşmenin önce sancılarını, sonra ise eşsiz hazzını yaşa…
Mart 2016
Yorumlar
Yorum Gönder